30 Aralık 2014 Salı

Yeni yılda hem her şeyden haberiniz olsun hem de moda ve yeni keşifler sizden sorulsun!

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması. 

Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :) 

Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz. 

Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar:)

Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Aralık 2014 Çarşamba

İntihar Etmek ya da Etmemek... İşte Bütün Mesele Bu!



Uzunca bir süredir yaşama sevincim olmadan devam ediyorum hayata. Hep yeni heyecanlar, yeni amaçlar, yeni hedefler koyuyorum önüme yaşamaya olan motivasyonumu yeniden kazanabilmek için. Eskiden ben mutlu ve hayata karşı meraklı, heyecanlı, tutkulu biriydim. Hayallerim vardı benim... hem de tutkuyla inandığım hayaller!

Aslına bakacak olursanız kağıt üzerinde harika bir hayatım var. Sağlığım yerinde, pek çok kişinin sahip olabilmek için bir yerlerini yırttıkları bir işim var, yine pek çok kişinin çalışabilmek için yırtındığı bir iş yerim var, istediğim şeyi alabiliyorum, istediğim yere gidebiliyorum (tabi ki makul ölçülerde), saray olmasa da başımı sokacak bir evim var, zengin olmasam da lüks isteklerim dışındaki isteklerimi karşılayacak param var.

Tüm bu saydıklarım pek çok kişiyi son derece mutlu eder bu ülkede. Zaten sorun da bu! Ben kendi hayatımı değil, başkalarının istediği hayatı yaşıyorum. Daha doğrusu ailemin yaşamamı istediği hayatı!

Yoksunluk çekiyor olmamak şükredilmesi gereken bir şey ki ben de her daim Allah'a bana verdiklerinden dolayı şükreder, diğer ihtiyacı olan insanlara da vermesi için dua ederim. Okuyunca pek çoğunuz beni şımarıklıkla suçlayacaksınız, "rahat batıyor" diyeceksiniz muhtemelen ama artık yaşayacak enerjimin kalmadığını hissediyorum. Her gün sanki yatağa bağlanmışım gibi uyanıyorum. Zorlukla yataktan çıkıyor, zorlukla kendimi duşun altına atıyorum. Su akıyor, aklımdaki düşünceler akıyor... Gözlerim yaşarıyor, ağlıyorum biraz ve sonra mecburiyetten koşa koşa işe gidiyorum gözlerimdeki yaşları koluma silerek.

Ayaklarım iki ileri bir geri gidiyor. İstemiyorum çalışmak... en azından şimdiki işimde çalışmak. İstifamı vereceğim, yeterrrr... diyorum ama iş yerinin kapısından girdikten sonra herkese mutlu, başarılı, neşeli bir insan portresi çiziyor, akşama değin canla başla çalışıyor, sonra da boynumu büke büke evime dönüyorum.

Aynı döngü yaklaşık olarak 10 senedir devam ediyor. Aslında kendime söz vermiştim 30'uma dek hayatımı düzene koyacağıma dair. Olmazsa da acı çekmek yerine veda edecektim yaşama. Madem hayatım yaşamaya değer, o halde isteyen alsın evimi, işimi, hayatımı...

İşimi değiştirmek için aslında bir takım girişimlerde bulundum ama her defasında ailemin şiddetli karşı çıkmaları sonucu ya vazgeçtim, ya da kendi kendimi sabote ettim ailemin gazabından korktuğumdan. İş değişmiyorsa hayata tutunmak için bir şeyler bulmak gerek dedim ve beni nelerin mutlu ettiğini bulmaya çalıştım.

Orta gelirli bir ailede büyümeme rağmen kıyafet ile ilgili yaralarım vardı. Ve kıyafetler beni mutlu ediyordu. Bu yüzden kendimi kıyafetlere verdim. Tüm gelirimi kıyafetlere yatırıyor, eve ne kadar çok poşetle gelirsem o kadar çok mutlu oluyordum. Ciddi ciddi mutlu ediyordu bu anlattığım şey beni. Kimseye de bir zararı yoktu ama bir süre sonra etkisi kaybolmaya başladı. Mutlu etmiyordu artık alışveriş beni!

Yeniden arayışa girdim ve güzel bir tabak yemeğin bana her şeyi unutturduğunu fark ettim. Kendimi yemek yemeye adadım. En güzel restoranlara gidiliyor, en pahalı menüler yeniyordu. Özellikle sütlü tatlılar resmen bende uyuşturucu etkisi yapıyordu. Günde 3-4 tabak tavuk göğsü yemeden yatmıyordum. Ama bu da bir süre sonra zevk vermemeye başladı ve yeniden eski günlere döndüm. Allah'tan genetik olarak şanslıyım da bunca yemeye rağmen kilo almadım bu süreçte.

Bu kötü günlerde bir kaç tane pahalı teknolojik alet aldım ve çocuk gibi mutlu oldum. Sonraki dönem hayatım pahalı teknolojik aletlere para harcayarak geçti. Telefonlar, saatler, televizyonlar, oyun konsolları vs vs vs... Eve gelen her kutuyu heyecanla açıyor, saatlerce kullanma kılavuzlarını okuyor, kurcalıyor, zaman öldürüyordum. Anlık mutluluk yaşasam da genel olarak mutsuzdum, yine ağlaya ağlaya işe gidiyordum.

Sonra (biraz da arkadaşımın ısrarıyla) yurt dışına çıktım. Gittiğim bir haftalık bayram tatili bana doping gibi geldi. Tatil dönüşü sanki yeni bir insan olmuştum. Bu motivasyon ile kendimi seyahate adadım. Ne zaman ucuz bir bilet bulsam yurt dışına çıkmaya başladım. Yurt içinde de tatillerde özellikle güneye gidip dağıttım. Tatillerde esnasında İstanbul'daki yaşamımı tamamen unutup anın, mekanın tadını çıkarttım. Diğer heyecan arayışlarımın makus kaderi gibi seyahat etmek de beni keyiflendirmemeye başladı. Mesela önümüzdeki aylarda 1 haftalığına Kuzey İtalya'ya gideceğim. Taaaa yaz aylarında planlanıp tüm biletler alındı ama hiç heyecanlanmıyorum. Hatta gitmesem mi acaba diye bile düşünmüyor değilim ki İtalya insanlarıyla, mimarisiyle, tarihiyle, doğasıyla, yemekleriyle ve erkekleriyle beni kendine tutkuyla bağlayan bir ülkedir.

Bazılarınız eminim ki yazdıklarımı okurken neden hayatına anlam katmak için aşk yaşamayı denemedi diye düşünmüştür. Onu da denedim merak etmeyiniz! Birini unutmak 5 seneme mal oldu, diğeri de beni sevgililer gününde sevişirken terk etti. Ölmez de sağ kalırsam bir ara uzun uzun anlatırım olan biteni.

Aslında bu blog'u açmamdaki sebep de biraz oyalanıp kafa dağıtmaktı. Dertleri tasaları, aşkları meşkleri yazacaktım ama sonradan kişisel şeyler yazmamanın daha uygun olduğuna karar verdim.

İşte böyle... Özellikle son bir kaç aydır her gün ölme fikriyle uyanıyorum. Kendimi ne kadar oyalarsam oyalayım bu fikir bende saplantı olmaya başladı. Korkuyorum! Korktuğum şey ölmek değil asla. Ölsem mutlu bile olurum ama inançlı bir insanım ben ve intihar etmek inançlarıma aykırı. Sonsuza dek cehennemde acı çekme fikri gerçekten çok ürkütücü. 50-60 sene dişimi sıkıp yaşarsam belki de öldükten sonra bir süre cehennemde cezamı çektikten sonra sonsuz mutluluk vaad edilen cennete gidebilirim diye düşünüyorum ama bunun için kendimde yeterli enerjiyi bulamıyorum.

Ha bu arada istifa edersem de mutlu olmayacağım, bunu da biliyorum. Çünkü uzun depresyon sürecim yolumu kaybetmeme sebep oldu. Sihirli bir değnek verseler ve istediğim işi yapabileceğimi söyleseler aval aval bakarım herhalde. Çünkü hiçbir şey yapmak istemiyorum artık! Tek istediğim uyumak, film izlemek, biraz okumak ve yeniden uyumak.

Bir kaç hafta önce kardeşimin şehir dışında bulunan ailemi ziyaret edeceğini öğredim ve bu haftasonu onları görmek için bilet aldım. Umarım ailemi görmek beni son dönemdeki saçma saplantımdan kurtarır.

Bu arada neden tüm bunları yazdım, hatta tam olarak ne yazdım hiçbir fikrim yok ama yine de paylaşacağım sizlerle. Belki de tek ihtiyacım olan paylaşmaktır!

2 Aralık 2014 Salı

Hayaller Listesi

Ölüm hiç aklımıza gelmiyor ama gün gelecek ve yumacağız gözlerimizi bir daha açılmamak üzere. Çocukluğumdan beri hep hayaller kurar dururum. "Olmayacak duaya amin deme" der pek çokları ama ben aklıma gelen her şeye amin derim. Hem neden gerçekleşmesin ki hayallerim? Kim karar veriyor hangi konular hakkında hayal kurup hangilerini aklımıza getirmenin bile yasak olduğuna? Olması imkansıza yakın hayallerim gerçekleşti ama herkesin başına gelebilecek basit bazı hayallerim gerçekleşmedi. Geçenlerde bir hayaller listesi hazırlamanın iyi olacağını düşündüm. Gerçekleşmiş olanların üstü karalanır, listedeki hayallerin gerçekleşmesi için ümit edilir ve listeye yeni hayaller eklenir...

Bu günden itibaren hayallerimi bu listeye yazacağım. Liste bana umut versin diye eskiden hayal etmiş olduğum ve gerçekleşmiş şeyleri de listeye ekleyeceğim. Bakalım hayaller bir bir nasıl gerçekleşiyor!

Gözlük takmadan da çok iyi görebilmek
Bebek bir kaplanı ellerimle beslemek
Ailem beni olduğum gibi kabul etsin
Boo türü bir köpeğe sahip olmak
Central Park'ta piknik yapmak
Yemen'e gitmek
Şu an çalıştığım işten istifa etmek
Japonya'da sushi yemek
Maldivler'de sevgilimle birlikte güneşin batışını seyretmek gitmek
Madonna ile dans etmek
Tüm çocuklar çikolata yiyebilsin
Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin
Chris Evans ile (en azından) arkadaş olmak
Dubai'ye gitmek
Milli Piyango'dan Yılbaşı büyük ikramiyesini kazanmak
Eve temizliklik ve yemek yapacak bir yardımcı almak
Gemi ile tüm Akdeniz'i gezmek
Sevgilimle Eifel Kulesi'nin altında öpüşmek
Barselona'da Gaudi'nin tüm mimari eserlerini ziyaret etmek
Rio Karnavalına katılmak
Işınlanmak
Castro ölmeden Küba'ya gitmek
Doktora yapmak
Adam gibi yüzebilmek
Huysuz Virjin ile tanışmak
Gönül Yazar ile Zeki Müren hakkında dedikodu yapmak
Alerjik bir bünyeye sahip olmamak
Sallanan ata binmek
Bülent Ersoy LGBTİ aktivisti olsun
Cabrio bir Mini Cooper sahibi olmak
Türkiye'nin AB üyesi olması
Kaslı bir vücuda sahip olmak
Entelektüel ama aynı zamanda feminen olmayan içime sinen bir sevgilim olsun
Yerçekimsiz ortamda bulunmak
Serra Yılmaz benim için yemek yapsın, sonra da beraber yiyelim sohbet ederken
50 yaşına gelmeden 50 ülkeyi ziyaret etmek
Atlıkarıncaya binmek
Ferzan Öztepetek bana Roma'da kahve ısmarlasın ve yeni film projelerinden söz etsin
Sidney'deki opera binasında bir opera izlemek

18 yaşında olmak
20 yaşında olmak
Anıtkabir'i ziyaret etmek
Van Gogh Müzesi'ni ziyaret etmek
Roma'da dondurma yemek
Görüntülü Konuşma icat edilsin
Kapadokya'yı görmek
Bir kardeşim olsun
UFO görmek
Ev sahibi olmak
Wii almak
CouchSurfing yapmak
Kız Kulesi'ni görmek
Bakmaya doyamayacağım bir  sevgiliye sahip olmak
Mutluluktan sarhoş olmak
Almanya'yı görmek
Macbook Air sahibi olmak
İtalya'da risotto yemek
Tarkan konserine gitmek
Ajda Pekkan konserine gitmek
Amsterdam'da kanallar boyu bisiklete binmek
Erkek arkadaş grubuna sahip olmak
Ankara'da okumak
Furby sahibi olmak
Ünlü bir piyanist sadece benim için bir şeyler çalsın
İngilizce öğrenmek
Latin danslarını öğrenmek
Üniversiteyi bitirmek
Yüksek lisans yapmak
Yurt dışındaki bir etkinlikte İngilizce sunum yapmak
Yalnız yaşamak
Ünlü biriyle tanışmak
Benim için bir aşk şiirinin yazılması
Atatürk'ün doğduğu evi görmek
Uçağa binmek
Beyaz Porsche'li bir prensle tanışmak
Paten kaymak

30 Kasım 2014 Pazar

L'HOMME QUE J'AIME (1997)


Sevdiğim Adam - The Man I Love

Sevdiğim Adam
The Man I Love

Sanırım 10 yıl kadar olmuştur bu filmi izleyeli! İzlediğim ilk LGBT temalı filmdi. Youtube'da denk gelmiş, İngilizce altyazısı olmasına, görüntü kalitesinin berbat olmasına aldırmadan bir solukta izlemiştim.

Aslında hiç alakası yok ama nedense o yıllar yeni ayrıldığım sevgilimi şu yandaki yakışıklı yüzücüye benzetiyordum. Muhtemelen filmi bu denli çok beğenmemde bu da önemli bir faktör oldu.

Sevdiğim Adam, bir Fransız filmi. TV için yapılmış 90 dakikalık filmlerden biri. Almanya ve Fransa'da aynı anda gösterime girmiş. Daha sonra Amerika'nın çeşitli eyaletlerinde düzenlenen Gay & Lezbiyen Film Festivallerinde gösterilmiş.

Film aslında pek çok konuyu birlikte ele almış. Spoiler vermekten hiç çekinmem ama bu filmin büyüsünü kaçırmamak için olabildiğince yüzeysel anlatacağım konuyu.

Martin, yüzme havuzunda çalışan, kendi halinde, oldukça sempatik ve komik biridir. Havuza antremana gelen yüzücü Lucas, Martin'in dikkatini çekecek ve hikaye başlayacaktır. Martin film boyunca Lucas'ın hayatında olmak için çaba harcayacak ve Lucas'ın kendini keşfetmesine yardımcı olacak.

Filmin başlangıcı çok eğlenceli olsa da hüzünlü bir aşk hikayesini anlatıyor film. İzlerken hem çok eğlenecek, hem de hüzünleneceksiniz. Ama en önemlisi gerçek aşkın nelere kadir olduğunu göreceksiniz.

Unutmadan filmin altyazılarını Lambda İstanbul'dan Erhan yapmış. Kendisine yürekten teşekkürler!


Film Hakkında:
  Yönetmen: Stéphane Giusti
  Senaryo: Stéphane Giusti
  Oyuncular: Jean-Michel Portal, Marcial Di Fonzo Bo, Mathilde Seigner, Vittoria Scognamiglio
  Yapım Yılı: 1997
  Ülke: Fransa
  Dil: Fransızca
  Süre: 87 dakika
 L'homme que j'aime
(1997) on IMDb
L'HOMME QUE J'AIME - The Man I Love

23 Kasım 2014 Pazar

Circumstance (2011)

Sizlere bu kez lezbiyen temalı bir filmi tanıtacağım. Filmi izledikten hemen sonra bir şeyler yazma gereği hissettim kendimde. Baştan söyleyim bu yazı spoiler içerebilir.

Film İran'daki yaşam tarzını bilmediğimiz açılardan görmemizi sağlıyor. Öyle ki gençler güpegündüz gizli saklı diskolarda çılgınca eğleniyor. Batıdaki eğlenceyi sadece filmlerden gördükleri için olacak ki eğlenmenin de sadece uyuşturucu ve seks ile olacağını düşünüyorlar. Kızlar dışarıda oldukça muhafazakar bir görünüm sergilerken bu diskolarda olabildiğince cüretkar davranıyorlar giydikleri erotik kıyafetlerle.

Filmde 3 ana karakter bulunuyor. Mehran ve Atafeh varlıklı bir ailenin evlatları. Shireen ise Atafeh'in gittiği kız okulundan arkadaşı. Shireen'in ailesi devrim karşıtı oldukları için öldürülmüş profesörler. Mehran ve Atafeh'in ailesi ise ete süte karışmıyor gibi görünseler de evde düzenledikleri partilerde şarabı su gibi tüketiyorlar.

Hakimi ailesi, evlatlarının modern bir yaşam sürmesi için ellerindeki tüm imkanı sunuyorlar. Atafeh bu yüzden İran'daki diğer kızlardan biraz daha rahat bir yaşam sürüyor. Altında arabası, eve giriş çıkış saatlerine çok fazla karışılmıyor. Atafeh de bunu kullanarak İran için sıradışı ve illegal olan her şeyi yapıyor.

Shireen ve Atafeh okulda ve okul dışında sürekli beraberler ve bir süre sonra aralarında bir yakınlaşma başlıyor. Mehran'ın da Shireen'e aşık olmasıyla birlikte hikaye karmakarışık bir hale geliyor.

Film İran sineması olarak oldukça cürretkar. Bu sebeple çekimler İran yerine Beyrut'ta yapılmış. Shireen karakterini oynayan Sarah Kazemy ve Atafeh karakterini oynayan Nikohl Boosheri sanırım bu filmden sonra bir daha İran'a gidememişlerdir ve gidemeyeceklerdir. 


Hikayesi, çekimleri, oyunculuk performanslarıyla Circumstance izlemeye değer bir film. Umarım siz de en az benim kadar beğenirsiniz. Şimdiden iyi seyirler herkese!

Film Hakkında:
  Yönetmen: Maryam Keshavarz
  Senaryo: Maryam Keshavarz
  Oyuncular: Nikohl Boosheri, Sarah Kazemy, Reza Sixo Safai, Soheil Parsa, Nasrin Pakkho
  Yapım Yılı: 2011
  Ülke: Lübnan
  Dil: Farsça, İngilizce, Fransızca
  Süre: 107 dakika
 Circumstance
(2011) on IMDb

21 Kasım 2014 Cuma

Merakla Beklenen Yeni Dizi “Şeref Meselesi” 23 Kasım Pazar Günü Başlıyor!

Kerem Bürsin
Dün akşam Hürriyet Bumerang'ın davetlisi olarak Kanal D'nin yeni dizisi "Şeref Meselesi"nin Kanyon Cinemaximum'da gerçekleşen ön gösterimine katıldık. Yeni başlayan ya da yeni sezonlarıyla ekranlara dönen diziler için özel gösterim ve partiler organize etmek Amerika ve İngiltere'de oldukça popüler olmasına rağmen; bu ülkemiz dizileri için çok yaygın bir uygulama değil. Bu sebeple bu ön gösterim pek çok açıdan hem bizim için, hem de Türk dizi sektörü için ilkler barındırıyor. Bir film galası kadar özenle organize edilmiş etkinliğe oyuncuların tümü, yapım ekibi, "Ulan İstanbul" dizisinin oyuncuları, basın, bloggerlar ve çoğunluğu Kerem Bürsin hayranı genç kızlardan oluşan twitter yarışması kazananları katıldılar. Etkinliğe ilgi oldukça büyüktü. Hatta öyle ki küçük hayranları Kerem Bürsin ve Şükrü Özyıldız'a oldukça zorlu anlar yaşattılar. Oyuncuların hemen hiç kimseyi kırmayarak neredeyse saatlerce fotoğraf çektirmesi ise gerçekten takdirimizi kazandı.

Yasemin Allen
Şeref Meselesi'nin izlediğim ilk bölümünün beklediğimden çok daha iyi olduğunu belirterek başlamalıyım. Yönetmenliğini Altan Dönmez'in yaptığı, (bir İtalyan dizisinden) uyarlanan senaryoyu Seray Şahiner'in yazdığı Şeref Meselesi'nin kadrosu Kerem Bürsin, Şükrü Özyıldız, Yasemin Allen, Şükran Ovalı, Burcu Biricik, Şerif Erol, Tilbe Saran, Taner Turan gibi başarılı isimlerden oluşuyor. Oyuncu kadrosu, inanılmaz inandırıcı ve yapaylıktan uzak oyunculuk bence Şeref Meselesi'nin en güçlü yanlarından. Dizide yer alan karakterlere tek tek değineceğim ancak gelin önce dizinin konusuna (mümkün olduğunca sürpriz gelişmelerin tadını kaçırmadan) bir bakalım.

Şeref Meselesi, Ayvalık'tan başlıyor yolculuğuna. Yiğit (Kerem Bürsin) ve Emir (Şükrü Özyıldız) kardeşler, anneleri Zeliha (Tilbe Saran) ve babaları Hasan (Şerif Erol) ile birlikte oraların sevilen ve sayılan kişilerinden olan dedelerinin evinde yaşamaktalar. Zeliha Hanım yıllar önce ayrıldığı ve büyük bir özlem duyduğu İstanbul'a geri dönme hayalleriyle hayatına devam ediyor ancak eşi Hasan'ın sönük kişiliği sebebiyle babasına karşı çıkamamasından dolayı bir türlü gerçekleşemiyor hayalleri. Yaşanan bir ölümün ardından önlerinde bir engel kalmadığına karar veren Kılıç ailesi, hukuk fakültesinden mezun olan Emir'in stajını da bahane ederek ve yeni bir hayata başlama isteğiyle İstanbul, Balat'a gelip Zeliha'nın baba yadigarı evine yerleşiyorlar. Emir ve Yiğit kadar anne babaları Zeliha ve Hasan da bu yeni hayata alışmaya çalışırken, Hasan'ın naifliği ve aile olarak yanlış insanlara güvenmeleri maalesef büyük bir trajedeyi beraberinde getiriyor. Yaşanan bu trajedi Yiğt ve Emir'in hayatında bir dönüm noktası oluyor ve birbirine oldukça bağlı bu iki kardeş zamanla karşı karşıya gelmek durumunda kalıyorlar.

Şükrü Özyıldız
Kerem Bürsin tarafından canlandırılan Yiğit Kılıç karakteri liseyi bile zar zor bitiren, çekici, hovarda, dışa dönük, kadınlarla arası iyi olan, biraz serseri bir tip. Yakışıklı ve iddialı bir fiziğe sahip olan Yiğit, bu özelliklerinin fazlasıyla farkında ve bunları kullanmaktan da çekinmiyor. Kadınlarla flört etmek, onun için bir oyun adeta. Bürsin, kendisine ülkemizde oldukça büyük bir popülerlik kazandıran Güneşi Beklerken dizisinin ardından Şeref Meselesi'nde yeniden yönetmen Altan Dönmez ile birlikte çalışıyor. Kerem Bürsin, Yiğit karakteri için imaj değişikliği yapmış. Saç ve sakalını uzatan oyuncu ayrıca Yiğit'in olması gereken kiloya ulaşmak için özel diyet ve spor çalışmalarıyla tam 7 kilo vermiş. Yaz tatilini geçirdiği Amerika'da ata binme dersleri alan oyuncu, Şükrü Özyıldız ile birlikte de zeybek dansı dersleri almışlar. İlk bölümde izleyeceğiniz zeybek oynama sahnesinin hakkını vermek isteyen oyuncular, çekimler sırasında Ege Bölgesi Halk Oyunları eğitmeniyle birlikte sahneye hazırlanmışlar.

Açıkçası, Yiğit karakteri Kerem Bürsin için oldukça uygun bir rol. Bürsin dizide olduğu gibi gerçek hayatta da pek çok kadının aklını başından alacağa benziyor. Kendisini daha önce pek fazla izleme şansı bulamamış olmakla birlikte, Kerem Bürsin'in duruşu, bakışları, tavırları ve gizlemeye çalışsa da varlığını hissettiren hafif aksanı (tüm hayatını çeştli ülkelerde geçiren oyuncu, uzun yıllardır
Amerika'da yaşıyor) onu fazlasıyla çekici kılıyor.

Şükrü Özyıldız
Şükrü Özyıldız'ın canlandırdığı Emir ise neredeyse ağabeyinin tam tersi niteliklere sahip. Hukuk fakültesi mezunu olan ve akademik kariyer hedefleri olan Emir, çözümü kitaplarda arayan sessiz karakterlerden. Dış görünüşünden ziyade aklına güvenen Emir zeki, disiplinli, çalışkan ve başarılı. Yiğit ondan büyük olsa da, zaman zaman ağabeylik rollerini değişiyor gibiler çünkü Emir Yiğit'ten çok daha aklı başında bir insan.  Daha önce Derin Sular ve Uçurum dizilerinde yer alan Özyıldız "Benim Hala Umudum Var" dizisinde canlandırdığı Ozan karakteriyle tanınıyor daha çok. Şükrü Özyıldız rolüne psikolojik olarak hazırlanmış. Avukatlık mesleği üzerine araştırmalar yapıp bu konuyla ilgili filmler ve tiyatro oyunları izlemiş.

Kerem Bürsin de Şükrü Özyıldız da karakterlerinin hakkını veriyorlar. Daha evvel dediğim gibi, Şeref Meselesi'nin en büyük artılarından biri oldukça başarılı oyunculuklar. İlk bölümde Emir ve Yiğit'i yakından tanıyacak zamanımız olmadı ama şu kesin ki onlar hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyoruz. Yaşadıkları trajedinin ardından gelecek olgunlaşma sürecinde iki karakterin de derinliklerine inecek vaktimiz olacağı ise kesin.

Kılıç ailesi Balat'a taşınır taşınmaz Yiğit ve Emir semtin kızları ile ister istemez bir iletişime geçiyorlar. Sibel, Derya ve Kübra çocukluk arkadaşı. Üçü de kendi dramlarıyla boğuşurken, kendi yöntemleriyle çıkış yolu arıyorlar. Bu süreçte de birbirlerine destek oluyorlar.
Sibel karakterini Suna Yıldızoğlu'nun kızı, rol aldığı çeşitli reklamlar kadar Muhteşem Yüzyıl dizisinde canlandırdığı Defne Sultan karakteriyle de tanınan Yasemin Allen canlandırıyor. Sibel genç, güzel ve hayattan büyük beklentileri olan bir genç kız. Mankenlik yapan Sibel'in bu büyük beklentileri biraz da annesi tarafından şekillendirilmiş. İlk gördüğü anda Emir'den etkilenen Sibel; Emir kadar ağabeyi Yiğit'in de (pek de hoşnut olmadığı) ilgisine maruz kalıyor. İlk bölüm ardından Sibel'in varlığının Yiğit ve Emir arasına bir gölge gibi düşeceğini; Sibel'in ise zamanla hayattan beklentileri ve hayatının aşkı arasında bocalayacağını öngörmek sanıyorum çok da yanlış olmayacaktır.

Şükrü Özyıldız
Şükran Ovalı tarafından canlandırılan Derya bence dizideki üç kızdan en güçlü olanı. Çok güzel, düzgün bir fiziğe sahip ve alımlı bir kadın olan Derya aynı Yiğit gibi fiziksel özelliklerinin farkında ve bunları sergilemekten kaçınmıyor. Ve yine Yiğit gibi flört etmekten çekinmiyor, biraz da çapkın aslında. Varını yoğunu içki ve kumara harcayan üvey babası ile aynı çatı altında yaşamak zorunda olan Derya annesini ve özellikle kız kardeşini mümkün olduğunca korumaya çalışıyor. Annesine içten içe bir kırgınlık yaşasa da asıl isteği kız kardeşine kendisininkinden daha iyi bir hayat sağlamak. Derya, Yiğit'ten etkileniyor ve bunu da saklamıyor. Ancak, Derya bir günlük bir gönül eğlencesi olmayı kabul edebilecek bir kadın değil.

Bir de Kübra var. Sessiz, sakin, çekingen. Babasının izin verdiği ölçüde dışarı çıkabilen, hayatının büyük kısmını baskıcı babası yüzünden evde ev işleriyle geçiren, annesini küçük yaşta kaybetmiş, bacağındaki küçük sakatlık yüzünden kompleks yapan Kübra. Kanal D'de 2011 yılında yayımlanan Artiz Mektebi adlı oyunculuk yarışmasında birinciliği Alican Aytekin ile paylaşmış olan Burcu Biricik'in canlandırdığı Kübra; bence dizinin hem en güzel hem de en merak uyandıran kadını. O da, en yakın arkadaşı Derya gibi ilk gördüğü anda Yiğit'ten etkileniyor ancak onun için bu ilgiyi dışa vurabilmek neredeyse imkansız. Özellikle iilerleyen bölümlerde Kübra'yı daha yakından tanımayı ve geçireceği değişime tanık olmayı umuyorum. Bence ilk gördüğümüzden çok daha farklı, çok daha güçlü bir kadına dönüşecek Kübra.

Dizinin oyuncuları arasındaki güzel enerji erkana yansımış. Hikayede sırıtan tek bir karakter, tek br oyuncu dahi yok. Oyunculuklar (sanırım üçüncü kez söylüyorum) gerçekten çok iyi. Başrollerde yer alan Kerem Bürsin, Şükrü Özyıldız, Yasemin Allen, Şükran Ovalı ve Burcu Biricik kadar anne Zeliha'yı canlandıran Tilbe Saran ve baba Hasan'ı canlandıran Şerif Erol tam manasıyla ekranda döktürmüşler. Aralarında çok güzel bir dinamik var. Özellikle Hasan'ın içten içe yaşadığı tüm o çıkmazlar yüzüne yansıyor, insan empati kurabiliyor.

Şeref Meselesi'nde en çok beğendiğim şeylerden bir diğeri de diyaloglar oldu. Kendi adıma Türk dizilerinde yazılan diyalogları çoğu zaman çok zorlama, zayıf ve gerçek dışı bulduğumu söylemeliyim. Şeref Meselesi ise bu konuda çok başarılı. Diyaloglar akıp gidiyor. Hiçbir zorlama cümle yok. Öyle ki, çoğu yerde "Doğaçlama mı yapıyorlar yoksa?" diye düşünmedim değil. Karakterler arasındaki tüm konuşmalar oldukça gerçekçi, bu sebeple karakterlerle özdeşleşmek daha kolay. Dizi her ne kadar dram öğeleri içerse de eğlenceli ve keyifle izleniyor. Hatta bazı sahnelerde kahkahalarla güldüğümüz oldu. Yiğit liderliğinde Ender (Baki Çiftçi) ve Nihat'ın (Kağan Uluca) oluşturduğu üçlü bence bizi daha çok güldürecekler. Bu üçlünün dizide bizi kahkahaya boğacak işlere el atacağına inanıyorum. Şeref Meselesi'nin bir de tema müziği var ki, ondan bahsetmeden olmaz. Salvatore Riccardi ve Yıldıray Gürgen'in imzası olan tema müziği derin ve akılda kalıcı. İnsanda farklı duygular uyandırıyor...

Şeref Meselesi kesinlikle sezonun izlenmeyi en çok hak eden dizilerinden. Hikayenin geleceğinde bizi nelerin beklediğini gerçekten çok merak ediyorum. Özellikleri karakterlerin günden güne değişimlerini her bölümde izliyor olmak gerçekten çok güzel bir keyif olacak.
"Şeref Meselesi" dizisi 23 kasım Pazar günü, saat 20.00'de Kanal D ekranlarında olacak. Kaliteli bir diziye özlem duyuyorsanız, mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.
Bu içerik http://dizi-mania.com/ tarafından hazırlanmıştır.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Kasım 2014 Pazartesi

SuperFabric: İddialı, Havalı ve ISLAK!!!

duş yakışıklı
SuperFabric logo

SuperFabric, sessiz sedasız İstanbul gece hayatına merhaba dedi geçtiğimiz haftalarda. Sessiz sedasız diyorum çünkü açılmadan önce haftalarca reklamlarını görmedik bir yerlerde.

Açılış süreci sessiz sedasız gerçekleşti ama açılışı İstanbul gece hayatının ortasına bir meteor gibi düştü resmen! Son dönemde herkes SuperFabric'ten söz ediyor.

Diğer gay club'larda alışık olduğumuz gogo boy'lardan burada da bol miktarda var. Ama SuperFabric bir detayı ile diğer mekanlardan ayrılmayı başarıyor: sahnenin yanında kocaman bir küvet var ve gogo boylar burada oldukça ateşli şovlar sergiliyorlar.

zenci ıslak
Mekanın ismi de merak konusu! GZONE'da verdikleri bir röportajda isimlerinin nereden geldiğini anlatmışlar: "SuperFabric ismi bir birleşim. Süper eğlence üreten bir fabrika yani biz eğlence üreten fabrikayız… Ama anlamı süper kumaş ve kumaşımız şov ağırlıklı eğlence…"
Fabric kelimesi İngilizcede kumaş anlamına geliyor. Esasında fabrika ile yakından uzaktan bir alakası yok bu kelimenin İngilizcede. Ama logodaki sembol ve kelimenin telafuzu ile Türklerde fabrika kelimesini de çağrıştırıyor. Neyse... İsme fazla takılmayım ben ve size mekan hakkında daha fazla bilgi vereyim.

yakışıklı dj
SuperFabric, Çarşamba'dan Pazar'a haftanın 5 gecesi 23:00-05:00 saatleri arasında açık. Kesin olmamakla beraber giriş ücreti 50₺. Bu ücreti biraz yüksek buldum ama anladığım kadarıyla mekanda belirli sosyo-ekonomik düzeyin üzerinde insanları görmek istedikleri için bu fiyat belirlenmiş. İçki ücretleri hakkında herhangi bir bilgim yok şimdilik.

Harbiye sınırları içerisinde bulunan SuperFabric lokasyonu ile NEO ve Love DP'ye hem komşu hem de rakip konumda. Rekabetten kalite doğar diyorum ve SuperFabric'e de rakiplerini gibi istikrarlı bir süreç diliyorum. Şansın bol olsun!

Son olarak sizlerle mekanın iletişim adreslerini paylaşmak istiyorum.
Şimdiden herkese iyi eğlenceler!

SuperFabric logo
Harbiye Mahallesi
Cumhuriyet Caddesi
No:42 Elmadağ / ŞİŞLİ


gogoboy
seksi zenci
SuperFabric afiş

5 Kasım 2014 Çarşamba

ELYSION CLUB AÇILIYOR

LGBTİ bireylere ayrımcılık yapmadan kapılarını açan yeni bir mekan daha açılıyor: Elysion Club!

ELYSION  GAY CLUB
7 ve 8 Kasım tarihlerinde yapılacak partilerde açılışa özel olarak girişlerde ücret alınmayacak.

Çeşitli şovlar ve DJ performansları ile ELYSION CLUB ziyaretçilerine keyifli ve bir o kadar da çılgın bir parti vaad ediyor.

ELYSION CLUB, bir gay club değil ancak LGBTİ bireylere de ayrımcılık yapmadan hizmet etme politikası sergiliyor. Bu duruş için gönülden tebrik ediyorum.

Denemekte fayda var derim.
Şimdiden iyi eğlenceler!

ADRES:
Hüseyin Ağa Mahallesi
Küçükbayram Sokak
No:7 Beyoğlu/İSTANBUL

HARİTA
NASIL GİDERİM?

1 Ekim 2014 Çarşamba

Bayramda "AŞK"a Geliyoruz!


LOVE DANCE POINT

Havaların soğuk gitmesi, bayramın 2 gününün hafta sonuna denk gelmesi pek çok kişinin şehir dışı planlar yapmasına mani oldu.

Her fırsatta bir yere kaçma planları yapan ben bile gidemiyorum bu bayram bir yere.

Madem İstanbul'dayız bayramda o halde eğlenmek, coşmak gerek!

Bayramda 4 gece boyunca LOVE Dance Point kapılarını bizler için açıyor!

2000'li yılların başında Ankara yıllarımdan tanıdığım DJ KAN ve DJ BARIŞ CAYMAZ DJ kabininde gecenin temposunu belirleyecek!

Ayrıca çılgın gogo ve drag queen  şovlar da eğlenceyi fişekleyecek.

Hep yalnız geziyorum diye bana kızan okurlarım
Bu bayram sizleri UNUTMADIM!!!

3-4-5-6 Ekim geceleri birer okurumu birer arkadaşları (kim bilir belki de sevgilileri) ile LOVE Dance Point'e gönderiyorum. Hem de her gece için ayrı bir çifti!

Yapman gereken şey blog'un iletişim bölümünden ya da seker-oglan@yandex.com adresinden bana ulaşarak hangi akşam gitmek istediğini bana bildirmen! Mesajında sana ulaşacağım bir e-posta adresini ve adını yazmayı unutma!

LOVE DANCE POINT

24 Eylül 2014 Çarşamba

ONLAR ERDİ MURADINA, BİZ ÇIKALIM KEREVETİNE: İki cesur adamın rüya gibi hikayesi

Düzen karşısında gizlenmedik 2 Eylül’de 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Ekin Keser ile 28 yaşındaki Emrullah Tüzün beraberliklerini bir düğünle taçlandırdı. Onların düğünlerini diğerlerinden farklı kılan ise eşcinsel bir çift olmalarıydı. Kaos GL’den Emre Zorlu, Ekin ve Emrullah’ın romantik hikâyesini yazdı. 
gey evliliği
Geçtiğimiz günlerde devletin resmî nikahıyla olmasa da; alternatif bir törenle İstanbul’da evlenen eşcinsel çift, ‘heteroseksist düzenin karşısında gizlenmedik’ diyor. 21 yaşındaki Arap kökenli olan Ekin Keser, güzel sanatlar öğrencisi. Emrullah Tüzün ise 28 yaşında. 2 yaşındayken ailesi İstanbul’a göç etmiş, Batmanlı bir Kürt. Hizmet sektöründe çalışıyor ve fotoğraf çekmeye bayılıyor.

‘ELELE TUTUŞMAKTAN HİÇ KAÇINMADIK’
gay evliliği

Emrullah ile karşılaştığın o anın bir tesadüf olduğunu düşünüyor musun? Nasıl tanıştınız?
Kesinlikle bir tesadüftü. Onunla ilk karşılaşmam, iki yıl önce arkadaşlarımı kıramayarak gittiğim Taksim’de bir açılış partisinde oldu. İlişkimizin başlayışı o zamana tekabül eder. Tanışmamızdan kısa bir süre sonra da aynı evi paylaşmaya başladık.

Aynı evi paylaşmaya başladığınızda bulunduğunuz çevrenin içerisinde “anlaşılırız” korkusu hissettiğiniz oldu mu?
Olmadı çünkü aileme olduğum kadar çevreme de açık bir eşcinselim. Emrullah ile ilişkimizi biliyorlardı. Ona karşı duyduğum hisleri saklamadım.

Sahi, sokaklarda içinizden geldiği gibi aşkınızın getirdiği özgürlüğü yaşayabildiniz mi?
Yaşadık. Heteroseksist düzenin karşısında gizlenmedik. Duygularımızı görselliğimize de yansıttık. Birbirimize dokunduk, sarıldık ve el ele tutuşmaktan kaçınmadık.

Aileleriniz cinsel yöneliminizi biliyor muydu?
Ailem biliyordu. Emrullah’ın ailesine açılması ise daha sonra oldu.

İlişkinizi öğrendiklerinde bu durumu nasıl karşıladılar?
Sıradan bir ilişki gibi gördüler. İleriye dönük olduğunu düşünmüyorlardı.

Biriniz Arap kökenli, diğeriniz Kürt; bu iki farklı etnik köken, iki ayrı kültür... Tüm bunlara bağlı yaşayan akrabalarınızdan tepki aldınız mı?
Çok fazla tepki aldık. Hatta öyle ileri gidenler oldu ki ölüm tehditleriyle bile karşılaştık. “Tamam yaptınız bu kadarını. Bundan sonra gizlenin!” söylemlerine kulak asmadık. Emrullah’ın ailesinden ise herhangi bir nefret tutumuyla karşılaşmadık. En azından şu an ılımlı bir duruş sergiliyorlar.

AİLE EŞRAFINDAN DÜĞÜNE GELDİLER
eşcinsel düğünü

Evlilik isteği ilk kimin sürpriziydi?
Teklif Emrullah’tan geldi. Bu benim için oldukça büyük bir sürprizdi.

Nasıl bir teklifti? Sıradan mı, yoksa akılda iz bırakacak cinsten mi?
Nişanlandığımız gün iş yerinden çıkış saatimi geciktirmek için elinden geleni yapmaya çalıştı. Daire kapısının önüne vardığımda kapıda asılı bir sürpriz ile karşılaştım. Kâğıt’ın üzerinde “Bekbek seni çok seviyor” yazılıydı. (“Bekbek” birbirimize seslenirken kullandığımız bir hitap şeklidir.) Kapıyı açıp içeri girdiğimde duvarda asılı duran çiçek ve üzerine iliştirilmiş başka bir kâğıt gözüme çarptı. Kâğıttaki notun ne olduğu heyecandan zihnimden silinip gitti zira salonda sehpanın orada duran laptop’a gizlenmiş ses kaydı ezberimde. Emrullah, bana evlenme teklifinde bulunuyordu sonra yüzüklerimizle yanıma geldi. Eve gizlenmiş arkadaşlarım da o gece bizi yalnız bırakmadılar. Bu benim için oldukça heyecan vericiydi. Kendimi çok özel hissettim.

Düğün organizasyonu öncesi heyecanı merak ediyorum. Bize o dönemden biraz bahseder misin? Kostüm, davetiye, mekan vs. Nasıl bir telaştı?
Evlilik heyecanı bir yana, yorucuydu. Davetiye tasarımı bize aitti. Tamamıyla el emeğiydi. Taslağı biz hazırladık; yakın arkadaşlarımızdan biri de karikatür çizimini gerçekleştirdi. Mekân için arkadaşımızın da aracılığıyla yatta karar kıldık, çünkü deniz özgürlük demekti. Zira aklımda ‘homofobik bir tehlikeye maruz kalır mıyız’ sorusu olmasaydı, merasimi bir villanın bahçesinde yapmayı istemiştim. Hayalim buydu diyebilirim. Kostüm arayışı bizi çok uğraştırdı. Neredeyse gezmediğimiz yer kalmadı. Çocukluk arkadaşımın seçimiyle kostümlerimiz de belirlenmiş oldu ve giyindiğimizde oldukça güzel durdu üzerimizde.

Düğüne katılım beklediğiniz gibi miydi? Evlilik merasimine katılımını beklediğiniz zira sizi yokluğuyla üzenler oldu mu? Mesela aileden davetinize icabet edenler var mıydı?
Daveti yüz yirmi kişiyle sınırlamıştık. Katılım beklediğimiz gibiydi. Sevdiğimiz ve bize destek olan insanlar oradaydı. Gelmeyenlerin yokluğunu hissetmedim. Aktivist arkadaşlarımızdan da düğünümüze katılanlar oldu. Evet, aile eşrafından kuzenlerim beni yalnız bırakmadılar.

‘O SENİN KOCAN MI?’ SORUSU ÇOK MUTLU ETTİ
gey damatlar

Emrullah ile seni damatlık içinde görenlerden olumlu-olumsuz tepkiler aldın mı?
Trafiği hesaplayamadığımızı düşünüyorum. Trafikte kaldık. Baktık bu böyle olmayacak kendi düğünümüze yetişemeyeceğiz; vapurda aldık soluğu. Yanımızda nedimelerimiz ve sağdıcımız vardı. Gözler üzerimizdeydi. Hatta Eminönü iskelesinde karnımızın açlığını bastırmaya çalışırken çikolata yemeye başladığımız esnada bir kadın, çevresindeki insanlara bizi göstererek, “Bakın bakın! reklam çekiyorlar” dedi. Çikolata ve iki damat... Kadının böyle bir kombin oluşturması bizi güldürmüştü. En ilgi çekici olanı ise tören çıkışında Suriyeli bir kadının yanıma gelip Emrullah’ı göstererek, “o senin kocan mı?” diye sorması oldu. Bu soru beni ve Emrullah’ı çok mutlu etmişti.

eşcinsel damat

Türkiye’de eşcinsellere evlat edinme hakkı tanınsaydı çocuk sahibi olur muydunuz?
Kalabalık bir aile sayılırız. Bir köpeğimiz ve iki kedimiz var. Tabi neden olmasın eğer bu ülkeden eşcinselleri görmemekte direten, koltuğunu mesken bellemiş insanlar çeker giderse bir ya da iki çocuğu evlat edinmek istiyoruz.

Prosedürleriyle imzaya dayalı evlilik olmadığı için “niye böyle bir şeye kalkıştınız?” gibi yaklaşımlarla karşılaştınız mı? Olduysa yanıtınızı merak ediyorum. Ayrıca Türkiye’de eşcinsel evlilikleri yasal olsaydı değişen ne olurdu?
Evet, bazı çevrelerden bu tarz yaklaşımlarda bulunanlar oldu lakin evlilik törenimizi bizim için özel kılan hayalimizin gerçekleşmiş oluşuydu. Mutluluğumuza daha fazlasını katmıştık. Tarifi zor bir heyecandı.
Türkiye’de bizlerin de birey olduğu anlaşılsaydı, heteroseksüel evliliklerde eşlere tanınan federal haklara sahip olabilirdik. Bunun gerçekleşeceğine yürekten inanıyorum.

Bu yazı KAOS GL ve Hürriyet yayın organlarından alınmıştır.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Beyaz Porsche'li Prens

Çocukluğumuzda okuduğumuz tüm masallarda hep bir beyaz atlı prens vardır atının yelesini savura savura gelerek esas kızı kurtaran. Çocukluğum boyunca masalları çok sevdim. Bin Bir Gece Masalları'ndan Pamuk Prenses'e dek neredeyse tüm masalları okudum. 

Masallar hayal dünyamın gelişmesinde önemli bir rol oynadı ama o beyaz atlı prens hep aklımın bir köşesinde kaldı. Günümüz için beyaz atlı prens pek de havalı bir figür olmadığından ben hep Beyaz Porsche'li Prens'in hayalini kurdum. Elbet bir gün tanışacaktım, ne de olsa umut fakirin ekmeğiydi.

Bundan 3-5 sene evvel baharın yaza yüzünü döndüğü günlerden birinde GAYROMEO'dan bir mesaj geldi. Benimle tanışmak ve görüşmek istiyormuş falan filan. Bildiğimiz tipik ilk mesajlardan biriydi. Hemen mesajı gönderen kişinin profiline girdim ve okumaya başladım. 40'lı yaşlarda, uzun boylu, pek çok yabancı dil bilen, iyi eğitimli olduğu anlaşılan biriydi. Her şey güzel görünüyordu ama en önemli şey eksikti profilinde: fotoğrafı!

Kibarca fotoğrafı olmayan insanlarla tanışmadığımı, eğer özel bir durumu varsa bir sonraki mesajına fotoğrafını ekleyebileceğini vs yazdım. Çok geçmeden cevap geldi: Fotoğraf konusunda çok hassasmış ama istersem istediğim bir yerde bir şeyler içebilirmişiz. "Bak şu kendini beğenmişe" dedim içimden ve böyle bir şeyin mümkün olmadığını, eğer gerçekten tanışmak istiyorsa bana en azından yüzünün belli olduğu bir fotoğrafı göndermesi gerektiğini yazdım. Saat geç olmuştu, ertesi gün iş vardı. Mesajı gönderip uykuya daldım.

Ertesi akşam mesajlarımı kontrol ederken ondan gelmiş 3 mesaj gördüm. Mesajların hepsinde de aynı şey yazıyordu. Bana telefon numarasını vermiş, konuşursak hak vereceğimden söz etmiş. Hadi bi şans verelim deyip gizli numaradan aradım. Telefonu açan adam kim olduğumu anlayamadı ve hangi dilde olduğunu anlamadığım bir şeyler söyleyip telefonu yüzüme kapattı.

Bozulmuştum... Hem telefon numaranı vereceksin, hem de dinlemeden yüzüme telefonu kapatacaksın! O sinirle hemen GAYROMEO'dan bir mesaj döşedim. Çok zaman geçmeden cevap geldi. Gizli numara olduğu için tanıyamamış, mesaj yazıp haber vermediğim için başka biri sanmış beni. Tabi ki bu mesaj sinirimin geçmesine yetmedi. Bilgisayarı kapattım, güzel bir film açtım ve ayaklarımı uzatıp filmin keyfini çıkarttım.

Film bittiğinde saat geç olmuştu. Yatmadan önce tüm maillerimi kontrol ettim, tam bilgisayarı kapatacağım ROMEO'nun internet tarayıcımın bir sekmesinde açık kaldığını fark ettim. Bir kaç tane mesaj gelmişti. Kimdenmiş diye hemen merakla kontrol ettim. Bir kaç abazandan "hadi sevişelim" mesajı  ve bizim fotoğrafsız ısrarcı arkadaştan 2 mesaj!

Israrla yeniden aramamı söylüyordu. Ben de iyi bari biraz eğlenelim diyerek yeniden numaramı gizleyerek aradım. Bu kez direkt tanıdı ve sıcak bir şekilde açtı telefonu. Konuştukça aradığım kişinin bir Türk olmadığını anladım. Çünkü Türkçe konuşurken ciddi anlamda zorlanıyordu. Yabancı olup olmadığını sordum, yabancı olduğunu kabul etti ama nereli olduğunu söylemedi. İngilizce konuşmak isterse benim için sorun olmadığını söyledim ve sohbete İngilizce olarak devam ettik. İngilizcesi çok komik ve aksanlıydı. Komik olmasının sebebi aksanından kaynaklanmıyordu. Cümleye İngilizce başlıyor, başka bir dilde devam edip Türkçe bitiriyordu. Bu sebeple söylediklerinin çoğunu tekrar ettirip anlayabiliyordum.

2 saatten uzun süre konuştuk. Fotoğraf ya da görüntülü sohbet olayı konusunda inanılmaz inatçı biriydi. Sebep olarak tanınmış biri olduğundan söz ediyordu ve bir riske girmek istemiyormuş. Ertesi gün için benden bir randevu koparmaya çalıştı ama O ne kadar inatçıysa ben de en az O'nun kadar inatçıydım. Benden randevu koparamadı ama telefon numaramı almayı başardı.

O geceyi takip 3-4 gün boyunca her gece telefonda 1-2 saat konuştuk. Beni ciddi anlamda güldürüyordu. O'nunla konuşmak sanki bir gülme terapisi gibi geliyordu bana. Sonunda buluşma konusunda beni ikna etti. Ama bir kaç itirafta bulunması gerekiyordu. Kendisinin tanınmış bir kişi olduğunu ve çok varlıklı olduğunu söyledi. "Bu senin sorunun, benim değil!" dedim gülerek. "En azından içtiğin kahveyi ısmarlamak zorunda kalmam" diye ekledim, gülüştük.

Randevu günü gelip çatmıştı. Randevu saatinden 3-4 saat önce beni aradı. "Yine ne oldu?" diyerek açtım telefonu. Beraber yemek yiyecektik ama öncesinde evinde bir şeyler içmeye davet ediyordu. İş yerinde olduğum için rahat konuşamıyordum ve "peki, öyle olsun" dedim. Bana evinin adresini falan da vermemişti. Dışarıda bir yerde buluşacaktık önce. Nitekim öyle de oldu. Ben buluşacağımız yere gittim ve beklemeye başladım. Buluşma saati gelmiş olmasına rağmen ortada kimse yoktu. Telefon açıp bunun hiç hoş olmadığından söz ettim. "Biri geliyor seni almaya, birazdan orada olur" dedi. İçime bir kurt düştü. Acaba başıma kötü bir olay mı gelecekti?

İçimden bir ses "Bas git" derken, diğer ses de "buraya yüzünü bile görmediğin bir adamla buluşmaya gelerek zaten riski göze aldın, bekle biraz daha" diyordu. Ben ne yapsam diye düşünürken Hintli bir adam geldi yanıma ve İngilizce konuşarak merhabalaştı benimle. Beni eve götüreceğini söyledi. Adamın peşine takıldım ve yürümeye başladık. 1-2 dakika sonra bir villanın önüne geldik. Önünde polis kulübesi vardı ve villanın üzerinde binanın bir ülkenin konsolosluğuna ait olduğuna bir tabela vardı. Takip ettiğim adam polise selam verdi ve polis otopark kapısını açtı. Biz içeri girdik. İçeride iki tane lüks marka araç vardı. Otopark'ın içindeki merdivenden yukarı kata çıktık. Merdiven bir bahçeye açılıyordu. Gayet bakımlı bir bahçeydi ve bahçenin sonunda uzun boylu, esmer, zayıfça bir adam beni bekliyordu. Son 5-6 gecedir telefonla konuştuğum zat-ı muhterem nihayetinde karşımdaydı.

Beni eve getiren adam "beyefendi sizi bekliyor" dedi, gözleriyle işaret ederek gizemli yabancıyı gösterdi ve yanımdan ayrıldı. Bu gizemli yabancıya doğru yürürken bir yandan da göz ucuyla süzüyordum. Ne kadar lüks marka varsa üzerindeydi. Kıyafetinin her parçasında markalar yazıyordu. Kocaman Hermes bir kemer, üzerinde yine markanın logosunun bulunduğu Louis Vuitton ayakkabılar ve gömlek, Armani pantolon... Adamın yüzünden önce kıyafetleri göze çarpıyordu. Marka giyinmenin dibine vurmuş, kendini yürüyen bir reklam panosuna çevirmişti.

Gizemli yabancının yanına geldiğimde el sıkışıp merhabalaştık. Gülerek bana "şimdi artık tanıyorsun beni" dedi ve kendinden söz etmeye başladı. Orta Doğu'da petrol zengini bir ülkenin İstanbul Başkonsolosuydu. Veliaht Prenslerden biriymiş. Emir öldüğü zaman yerine geçebilecek sınırla sayıdaki kişilerdenmiş. Tüm kibiriyle anlattı bana Emir olma prosedürünü. Sonra evi gezdirdi. Gerçekten son derece zarif döşenmiş 3 katlı bir villaydı burası.

Bir şeyler içip sohbet ettik kısa bir süre. Allah'tan prens istedim gönderdi ama tek bir eksikle, dedim ve ekledim: Beyaz Porsche'li bir Prens dilemiştim, neyse seni de böyle kabul edeceğiz. Bunu söylememle birlikte kahkaha krizine girdi. Yanında çalışanlara Arapça bir şeyler söyleyerek gülüyor, gözlerinden yaşlar geliyordu. Elimden tuttu, beni bahçeye sürükledi. Bir yandan yürüyoruz, bir yandan da gülmeye devam ediyordu. Evin ön bahçesine geldik ve ilerideki arabaları işaret ederek "Duan eksik değil tam olarak kabul oldu" dedi. Ne diyor bu adam, manyaklaştı herhalde diye düşünürken ilerideki beyaz Porsche'yi gördüm ve ben de gülmeye başladım. Ben güldükçe o gülüyor, o güldükçe ben gülüyordum. Muhtemelen 10 dakika kadar gülmüşüzdür.

Güldüğüm şey aslında adamın Beyaz bir Porsche'sinin olması değildi, komik olan şey hayallerimdeki prens batı Avrupa ülkelerindendi. Yani ben hep Danimarka, Hollanda, Galler prensi bekliyordum. En azından İspanya Kralı falan çıkar karşıma diye kurarken Arap bir prens çıkmıştı karşıma. Evet, Beyaz Porsche'si de vardı ama kahretsin tipim değildi!

Madem dileğim kabul olmuştu, sonuna dek tadını çıkarmak lazımdı. Ben, Prens ve onun koruması beraber yemeğe çıktık. Koruma son derece yakışıklı bir adamdı. Yemek yiyeceğimiz yere giderken "ah şu koruma olaydı ya prens" diye geçirdim içimden hep.

Lüks semtlerimizden birinde bulunan lüks bir İtalyan restoranına gittik. Orada da gözlerimizden yaşlar gelene dek güldük. Ben sevgili prensimden elektrik alamadığım için direkt kanki olayına giriştim ve son derece rahat davrandım. Anladığım kadarıyla buluştuğu kişilerin gözleri para pul ve ünvan ile kamaşıyor, kendilerini prensimize beğendirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Ben ise lise arkadaşım gibi konuşuyordum zat-ı muhteremle :)

Cümlelerimin sonuna "şeyhim" diye eklemeliymişim. Bunu duyduğumda gülmekten kırıldım. Hadi oradan, dedim. Burada senin şeyhliğin de prensliğin de işlemez, Cumhuriyet rejimine hoşgeldin diye ekledim. Şaşırdı, daha önce sanırım hiç böyle bir tepki almamıştı. Şaşkınlığının ardından benim hakaret niyetiyle söylemediğimi anladı ve gülmeye başladık yine.

Bizimki parayla, malla mülkle hava atmaya başladı. "Aman sus sus, parayla saadet olmaz" dedim. Kahkaha atarak "Bunu da hep fakirler söyler. Bana bir tane bile çok varlıklı adam gösteremezsin bunu söyleyen" dedi. Düşündüm... herif doğru söylüyordu. 5-10 dakika dalga geçti benimle bu konuda.

"Fotoğrafını göndermiyorsun çünkü ülkende gay olmak yasak. Emir duyarsa alır kelleni" dedim. Güldü yine. "Emir zaten biliyor beni" dedi. Şaşırdım!!! İslamî yasalara göre yönetilen bir ülkenin başındaki kişi bildiğin gayfriendly biriydi. İstanbul'dan sonra Barselona ya da Amsterdam konsolosluğuna atanacakmış. Gay hayatı yaşaması Emir'i hiç rahatsız etmiyormuş. "Peki ya ülkendeki sıradan vatandaşlar için durum nasıl?" dedim ve ekledim "Onlar da senin gibi cinselliklerini rahatlıkla yaşayabiliyorlar mı?" Hemen savunmaya geçti, aman efendim onların durumu farklıymış da onlar da gizlice yaşasınlarmış.

Onunla konuşurken gerçek anlamda bencilliğin ne demek olduğunu anladım. Ciddi manada diğer insanların onun bir nevi kölesi olduğunu düşünüyor. Bana asla kabul edilemez gelse de O'nun o devasa egosuyla konuşması beni çok güldürdü.

Gece boyu müstehcen şakalar yaptı bana. Hatta çoğunu yüksek sesle yaptığından tüm restoran bizim şakalara istemeden kulak misafiri oldu. Masada prensin koruması da bizimleydi. O da esprilere gülüyor, zaman zaman yorumlara bulunuyordu. "Baksana bu kendini dünyanın sahibi sanıyor. Sana asılmıyor mu bu?" diye sordum. "Yok canım, daha neler" dedi ve ekledi: "Öyle bir şey yapsa basar istifayı giderim!". Koruma böyle söylüyordu ama parmağındaki kocaman pırlanta yüzüğü ve pahalı İtalyan takım elbisesini prensin hediye ettiği çok belliydi. Sevgili prensimizin yediği her naneyi biliyormuş bizim koruma. Yakışıklı koruma bana döndü ve Türkçe ve biraz sessiz "Ne yaptın bu adama? Ben her buluşmasında yanındayımdır. Bildiğin ciddi bir adamdır, pek espri yapmaz normalde." dedi. Benim prensten elektrik almadığımı prens de anlamış olmalı ki O da bana karşı kanki muamelesi yapıyordu.

Geceyi gülerek hatta kahkaha atarak geçirdik. Restorandan ayrıldık, sahil yolundan Beşiktaş'a doğru ilerlemeye başladık. Beni eve bırakmak istedi. Gerek yok, dedim ve Beşiktaş'ta vedalaşarak araçtan indim. Eve geldiğimde gülmekten ne kadar yorulduysam hemen uyudum.

O gecenin ardından bir kaç kez daha telefonda konuştuk ve bir daha görüşmedik. Bugün bile o geceyi düşündükçe gülüyorum.

O geceden sonra bir daha genel isteklerde bulunmadım Allah'tan. Çünkü ben Beyaz Porsche'li bir prensle tanışmak istemiştim ve dileğim gerçekleşmişti. Oysa Batı Avrupa ülkelerinden birinin prensiyle tanışıp evlenmek ve sonsuza dek mutlu yaşamak istiyorum deseydim şimdi beni bu blogdan değil Kraliyet web sitesinden takip ediyor olurdunuz :)

Kıssadan hisse: Bir şey dilerken iki kez düşün. Dikkat et, dileklerin gerçekleşebilir!

GEÇ GELEN NOT: Yazı kurgu değildir. Yazılan her şey bizzat yaşanmıştır. 

15 Ağustos 2014 Cuma

Amsterdam'da Ücretsiz HIV Testi

Amsterdam seyahatim sırasında yanlarında kaldığım arkadaşlarım vesilesiyle HIV pozitif bir eşcinselle tanıştım. Güler yüzlü, neşeli, yaşam dolu ve henüz 26 yaşında bir gençten söz ediyorum. Nedense bizim toplumda HIV pozitif olanların fiziksel olarak çok zayıf, derileri lekeli, gözleri bulanık bakan insanlar olduğu düşünülür. Gerçek ise bambaşka... HIV pozitif olan bireyler hasta değiller! Sadece virüsü vücutlarında taşıyorlar. Uygun tedaviyi aldıkları sürece HIV onları hasta etmiyor ve sağlıklı diğer bireyler gibi hayatlarını sürdürüyorlar.

HIV pozitif bir bireyle aynı masada oturup yemek yerken tabi ki konu HIV ve cinsel yolla bulaşıcı hastalıklara geliyor. Uzun uzun konuştuk hayatı ve HIV ile enfekte olması üzerine. Konuşmanın sonlarına doğru konu bana geldi ve benim daha önce HIV testi yaptırıp yaptırmadığımı sordu. Geçen Nisan ayında yaptırdığımı ve şükürler olsun ki negatif çıktığımı anlattım. Bunun üzerine "peki ya diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar için hiç test yaptırdın mı?" dedi. HIV testi yaptırmıştım ama Hepatit, gonore (bel soğukluğu), sifiliz (frengi) gibi hastalıklar için hiç test yaptırmamıştım. Bana Amsterdam'da kaç gün kalacağımı sordu. Normal yollardan başvuruda bulunduğunuzda size yaklaşık 1 hafta sonrası için sıra veriyorlar. Ammaaaaa acil durumlar için ertesi gün ya da aynı gün için randevu veriyorlarmış. Aldı eline tabletimi ve hemen formu oldukça dramatik bir şekilde doldurmaya başladı. 

Formdaki hikaye aynen şöyle: Ben bir cruising club'a yani seks kulübüne gidiyorum. Çok içiyorum ve sarhoş oluyorum. Sonrasında da HIV pozitif biriyle cinsel ilişkiye giriyorum. İlişki sonrası prezervatifi kontrol ettiğimde prezervatifin yırtılmış olduğunu fark ediyorum.

Bizimkiler formu bir güzel doldurup gönderdiler. Ertesi gün sabah sağlık merkezinden aradılar. Beni hemen görmek istiyorlarmış. PEP denilen 1 aylık koruma amaçlı HIV tedavisine başlamak istiyorlarmış. Aman tanrım, dedim. Yalan söylemenin cezası ağır ilaç tedavisine mi başlamak olacaktı benim için. Neyse ki hasta istemedikten sonra herhangi bir tedaviye başlayamıyorlarmış. Arkadaşımın refakatinde biz öğleden sonra sağlık merkezine gittik. Giderken bana poponu temizledin mi diye sordu. Şaşırdım... ne alakası var ki HIV testi ile dedim. Sadece bir kan tahlili olmayacak mı bu dedim. Değilmiş efendim... boğazdan, penise, anüse dek her yerden örnek alıp tüm cinsel yolla bulaşan hastalıklar için test yapıyorlarmış. Ben birden ürktüm sanki daha önce kimse görmemiş gibi penisimi, anüsümü :)

Sıramızı alıp beklemeye başladık. Bu test LGBTİ bireyler için ücretsizmiş ama heteroseksüeller ücret ödemek zorundalarmış. Bekleme odasında türlü türlü gay vardı. Herkes birbirini kesiyor ama sohbete başlayamıyordu. Malum HIV pozitif olma ihtimali oldukça yüksekti orada tanıştığınız birinin.

Sıram geldi ve arkadaşımla birlikte muayene odası girdik. Erkek hemşire arkadaşımı dışarı almak istedi. Her ne kadar o benim her şeyimi biliyor desem de dinlemedi ve benimle bire bir görüştü.

50 yaşlarında eşcinsel olduğu beni süzüşünden belli olan bir erkek hemşireydi benden örnekleri alacak olan zat-ı muhterem. Benden hikayeyi dinlemek istedi. Formu doldururken dil engelinden dolayı muhtemelen yanlış şeyler yazdığımı anlattım. Hikaye doğru ama prezervatifte yırtık yoktu dedim. Hangi club'a gittin, CHURCH müydü, dedi ve göz kırptı bana. CHURCH, Amsterdam'ın en azgın ve kalabalık club'larından birisi. Ahanda bu adam gay dedim içimden ve yalanıma devam ettim. Evet, oraya gittim, dedim utanarak. (Yalandan kim ölmüş?)

Benden önce HIV ve Hepatit için kan aldı. Ardından boğazıma bir çubuk soktu ve bademciklerimden örnek aldı. Daha sonra benden sedyeye uzanmamı istedi ve pantolonumu indirip penisimi kontrol etmeye başladı. Kasıklarıma bastırarak ağrı olup olmadığını sordu. Penisime ince bir çubuk soktu ve örnek aldı. Acıdı mı diye soracak olursanız gerçekten hissetmedim bile. Sonra yan çevirdi beni ve popoma bir şey sokup içine baktı. Rektoskopi deniyor bu işleme. Sonrasında yine bir çubuk yardımıyla popomdan da örnek aldı.

20 dakika dışarıda beklememi söyledi. Çünkü 20 dakika içinde HIV ve Hepatit sonuçlarım belli olacakmış. Dışarıda arkadaşımla gırgır şamata muhabbet ettik 20 dakika boyunca. Odaya tekrar girdim. Sonucun negatif olduğunu müjdeledi bana. Daha önceden hepatit aşım olup olmadığını sordu. Hepatit aşım yoktu. Hemen yapabilirim ilk dozu dedi. Bedava sirke baldan tatlıdır diyerek kolumu uzattım, aşımı oldum. Diğer test sonuçlarının bir hafta sonra belli olacağını, sonuçları internetten takip edebileceğimi anlattı. El sıkışıp ayrıldık.

Geçenlerde sonucum belli olmuş. Neyse ki negatif çıktım tüm testlerden. Pozitif çıksaydım yine tüm tedavilerden ücretsiz olarak yararlanabilecektim. Medeniyet herhalde böyle bir şey olsa gerek! Ülkeye misafir olarak gelmiş birine bile değer verip tüm test ve tedavilerini ücretsiz yapıyorlar. Vay beee...

Diyeceğim şu ki siz de bir gün Amsterdam'a giderseniz gitmeden önce internetten dramatik bir hikaye uydurarak başvuruda bulunabilir ve ücretsiz testinizi yaptırabilirsiniz.

İlgilenenler için adres ve iletişim bilgileri:

GGD Amsterdam

Web Sitesi

Nieuwe Achtergracht 100, 1018 WT Amsterdam
+31 20 555 5911

14 Ağustos 2014 Perşembe

İlk Kez Budapeşte ve Berlin, Yeniden Roma ve Amsterdam

Şubattaki Amsterdam seyahatim tam bir fiyaskoydu. Benim gibi sıcaktan asla bunalmayan biri için hava çok soğuktu. Sıfırın altındaki derecelere pek alışkın değilim, tüm hafta öksürdüm sokaklarda. Bir de İstanbul'a dönüşte boğaz ağrım ve uçaktaki basınç ikilisinin ortaklaşa sebep oldukları orta kulak iltihabı tatilin tuzu biberi oldu. Eğlenmedim mi? Tabii ki çok eğlendim ama şunu anladım ki kış tatilleri bana göre değil!

Buz gibi soğuk havada geçen Amsterdam tatilimin ardından 10 tane iğneyi yedim popomdan. Mart ayında aylar öncesinden alınmış Budapeşte tatilimi de yakmak zorunda kaldım. Çünkü doktorum bir süre uçmayı yasaklamıştı bana. Sözünü dinlemeyip uçarsam kulak zarımın basınçtan patlayacağını söyledi ki bu beni korkutmaya yetti.

Nisan geldi çattı. Doktora kontole gittim ve artık uçabileceğim haberini aldım. Haberi alır almaz hemen eve gelip Mart ayında yapamadığım Budapeşte tatilini yazın yapmak için bilet arayışına girdim. Ucuz bir uçak bileti buldum ve hemen  tek yön satın aldım. Sonra Budapeşte'den o tarihlerde en ucuz hangi şehirlere Battı balık yan gider dedim ve hemen Roma ve Amsterdam biletlerini aldım. Biletleri aldım almasına da tarihleri hep ucuz günlere getirmeye çalıştığımdan tüm tatil 18 gün olmuştu. Bilet fiyatlarını ucuza getireyim derken otel ücretleri girecekti bir yerlerime. Neyse ki her şeyi hallettim ve Roma hariç hiç para vermedim kalacak yere. Nasıl mı yaptım? Yakında başka bir yazıyla anlatacağım uzun uzun çooook ucuza nasıl tatil yapılacağını.

Sonuç olarak Nisan ayında bir deli anıma aldığım 5 uçak bileti sayesinde 18 gün 4 Avrupa ülkesinde harika zaman geçirdim. Amsterdam'da bulunduğum günler Amsterdam Pride'ın olduğu günlerdi. Kışınki hezimetin acısını fazlasıyla çıkarttım. O hızla şimdiden kış tatili için daha sıcak memleketlere biletler alındı.

Evim, arabam, bankada milyonlarım, son model bir cep telefonum yok! Ama her şehirde tanıdığım güzel insanlar, muhteşem anılar var cebimde.

Bu maceraların ayrıntılarını zaman bulursam ilerleyen günlerde yazacağım. Takipte kalın!

17 Temmuz 2014 Perşembe

GAYMAG: Türkiye'nin İlk Gay Magazin Dergisi

Türkiye'nin İlk Gay Magazin Dergisi
15 Ağustos'ta yayın hayatına başlıyor

GAYMAG, uzun zamandır internet üzerinden modadan sanata, spordan magazine dek pek çok konuda paylaşımlarda bulunan bir gay magazin haber portalı aslında. Uzun zamandır basılı bir dergi olarak yayınlama fikirleri vardı ancak biliyoruz ki bu ülkede GAY konseptli bir dergi yayınlamak oldukça zor. Derginin yayın yönetmenliğini Fatih Kocatürk yapıyor. Kendisini uzun zamandır tanıyorum, vizyonu çok geniş bir isim. Biliyorum ki bu işte de harikalar yaratacaktır.

Gay temalı dergi olarak hepimizin bildiği KAOS GL dergisi var ki bu sene yayın hayatının 20. yılını kutluyor. KAOS gerçekten hepimizin saygısını kazanmış bir dergi. Daha çok siyasi ve toplumsal konular üzerine yazılar yayınlıyorlar. GAYMAG ise OUT, GAY TIMES, ATTITUDE gibi yabancı gay temalı dergiler kalitesinde bir magazin dergisi sunmayı amaçlıyor.

İlk sayıda Murat Boz ile çarpıcı bir röportaj gerçekleştirilecekti ancak Murat Boz iş takviminin yoğunluğu sebebiyle röportajı ertelemiş. Aslında bu konu tam bir muamma. Bazı kaynaklarda Murat Boz'un "bana bu dergiden hiç teklif gelmedi" dediği yayınlanırken, bazılarında da Murat Boz'un son dakikada vazgeçtiği yazılıyor. Derginin internet sitesindeki basın duyurusunda ise Murat Boz'un iş temposu sebebiyle çalışmaların durdurulduğundan söz ediliyor. Basın duyurusuna BURADAN ulaşabilirsiniz.

Murat Boz ilk sayıda olamayacak diye üzülmeyin! Çünkü ilk sayı bomba gibi bir röportajla geliyor: MARIAH CAREY! Evet, yanlış okumadınız! Ünlü şarkıcı Mariah Carey GAYMAG'in ilk sayısında Türk okuyucularla buluşucak. Röportajı ve fotoğrafları heyecanla bekliyorum.

Ayrıca ilk sayıda Ayşe Hatun Önal da GAYMAG'de! Murat Renay'ın gerçekleştirdiği röportajın fotoğraflarını da Alee Te çekmiş. Backstage'den gördüğüm kadarıyla keyifle okuyacağımız bir röportaj olmuş. Dergi için yapılan fotoğraf çekiminin sahne arkası görüntülerini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. 
Ayrıca Ayşe Hatun Önal'ın bizlere bir mesajı var!

Dergiyi sadece D&R'lardan satın alabileceğiz. Bunun sebebi diğer dağıtım organlarının istedikleri fahiş fiyatlar. Umarım dergi yüksek bir satış grafiği çizer ve başka satış organlarından da dergiye ulaşabiliriz. D&R'ın internet sitesi üzerinden satış yapılacak mı bilmiyorum ama büyük ihtimalle GAYMAG'in internet siteleri üzerinden abonelik olacaktır. 

GAYMAG'e yayın hayatında başarılar diliyorum.
Türkiye'de bir ilk gerçekleşiyor. GAYMAG desteklerinizi bekliyor.